Rakının Tarihi ve Tarihi Rakı Markaları



 Rakının Tarihi ve Tarihi Rakı Markaları

Rakı sözcüğünün kökeniyle ilgili üç rivayet vardır:Bir rivayet yapıldığı “razaki” cinsi üzümden adını aldığıdır,

bir başka görüş Irak’taki Türkmenler tarafından üretilip diğer ülkelere yayıldığına dairdir. Iraktan gelmiş anlamına gelen “Iraki” sözcüğünden türediği düşünülür. Bu iddiayı destekleyecek veri ise, hala Kerkük Bölgesi’nde kuru üzümden elde edilen ve anasonla aromalandırılan içkiye “Arak” denmesidir.
bir başka fikir ise; Arapça “terlemiş” anlamına gelen “arak” sözcüğünden türediği. Bazı araştırmacılara göre, arak ter damlası demek, damıtılma, distile edilme anlamı çıkıyor ve rakı araktan geliyor.

Rakı benzeri ilk içkiye 5. yüzyılda Doğu Roma İmparatorluğunda rastlanmıştır. Daha sonra 11. yüzyılda Türkler tarafından öğrenilerek daha çok Bektaşi kökenli kişilerce Anadolu ve Rumeli’ye getirildiği söylenmektedir.



1326’da Orhan Bey Bursa’yı fethederken kendisine yardım eden Geyikli Baba ve müritlerine hediye olarak şarap ve rakı yolladığı kayıtlarda yer almaktadır.

İkinci Osmanlı padişahı Orhan Bey’in 1326’da Bursa’yı fethederken kendisine yardım eden Geyikli Baba ve derviş müritlerine hediye olarak şarap ve rakı yolladığı tarihsel kayıtlara geçmiştir. Bu da 14. yüzyılda rakının bilindiğini göstermektedir.



Rakı ilk olarak Osmanlı Devleti’nde üretilmeye başlanmış, Anadolu ve Rumeli’de yaygın olarak içilen bir içecek haline gelmiştir.

Müslümanların alkolü işletme sahibi yasak olduğundan alkollü işletmeler gayrimüslimler tarafından işletilmekteydi. Rakı en çok bu taverna ve meyhanelerde tüketilirdi.

Türk Rakısı ile Yunan Rakısı Ouzo(uzo) birbirine çok benzerler. Fark olarak; Türk rakısında anason çeşidi daha az, alkol oranı daha yüksektir.



Ouzo ismi sakız adasındaki Rumların ürettikleri rakıya “Use of Sultan Only” markasını vermeleriyle ortaya çıkmıştır.

1880’de Osmanlı Devleti özel sektörden girişimcilerin Rüsum-ı Sitte İdaresi denetiminde endüstriyel rakı üretimi yapmasına izin verir. 2. Abdülhamit’in Başmabeyincisi ve Maliye Nazırı Sarıcazade Ragıp Paşa’nın Tekirdağ yolundaki çiftliğinde ürettiği Umurca Rakısı, ilk tescilli rakı markası olarak piyasaya çıkmıştır.



Umurca Rakısı, iyi satışları neticesinde, “Rakı Vergisi” diye anılan “Rüsumu Sitte” olarak ödediği vergilerle “Duyun-u Umimiye”ye önemli gelirler sağlamıştır.

O dönemde Umurca rakısından başka Erdek ve Bozcaada rakıları da çok popülerdi. İstanbul’daki rakı meraklıları Bozacaada Rakısı’na, etiketindeki denizkızı resminden ötürü “Denizkızı Rakısı” diyorlardı



Ünlü rakılardan biri Alem rakısı, diğeri ise İzmir’de, Halkapınar Rakı Fabrikasında üretilen “Bomonti” rakısı idi.

İstanbullu Rumların “Düziko” dediği, “düz rakı” yani anasonsuz rakıydı. Bu dönemde anasonsuz en meşhur rakı Elif’ti.

Sakızla aroma verilmiş rakıya da “Mastika” deniyordu.



1918-1928 yıllarında rakıların pek çok çeşidi üretildi. 10, 15, 25, 50 ve 100 cl’lik rakılar satılıyordu.

Hanım, Keyif, Dem, Jale, Stafilina, Lambiko, Ruh, Dimitrikopulo, Bahçe, Üzüm Kızı, Ankara, Efendi ve Memur rakıları dönemin bilinen markalarıydı.

1928 yılı itibariyle rakı üreticileri üretecekleri rakının sumasını yasa gereği Tekel İdaresi’nden almaya başlamışlardı. Burada amaç Türk Rakısı’nı karakteristik özellikleri bakımından belli bir standarda oturtmaktı. Bu kapsamda Tekel yasalar kapsamında imalathanelerin ürünlerini üretimden satışa kadar denetlemeye başladı. Böylece geleneksel rakının karakteristik özellikleri oturmuş oldu.

Daha sonraki yıllarda “Milli İçkimiz Rakı”, “Türk Rakısı” olarak tüm dünyada kabul gördü.

Bu durum “Avrupa Konseyi Yüksek Alkollü İçkiler Eksperleri Komitesi” tarafından tescil edilmiştir.

Tekel İdaresi’nin (1930 yılı itibarıyla) resmen kuruluşu sonrasında piyasaya altın varak ve taş baskı etiketli “Âlâ” ve “Âliyül’alâ” kalitede rakılarını sürmesi, milli içkimize ayrı bir prestij kazandırmıştır.



“Âlâ İstanbul ve “Âlâ Boğaziçi Rakısı”, “Âlâ Nazilli” ve “Âlâ Aydın Rakısı” söz konusu rakılardan bazılarıdır.



Bunlara efsanevi etiketli “Kulüp Rakısı” ve her dönemin favori rakısı “Yeni Rakı” da eklenince, ortaya muhteşem bir rakı yelpazesi çıkmıştır.



Bu arada özel sektör rakı üreticileri de boş durmamış ve Bilecik, Olgun, Bülbülce, Sevim, Çamlıca, Mürefte, Sümer, Adalar, Çavuş, Dem, Baküs, Bülbül, Sakız ve Filurya rakılarını değişik zamanlarda piyasaya sürmüştür.


Ancak, 1944 yılı itibarıyla rakı devlet tekeli altına alınınca, ne yazık ki özel sektör rakı üreticileri rakı piyasasından çekilmek durumunda kalmışlardır.

Bilindiği gibi 2003 yılında rakının üzerindeki tekel kaldırılınca, seçim imkânı çok kısıtlı olan rakı yelpazemiz, zenginleşmiş ve çok farklı seçenekler ortaya çıkmıştır.



ÜZÜM KIZI RAKISI


Abdülhamid döneminde 1901 yılında üretime başlayan Üzüm Kızı Rakısına ait afiş. Fabrika aynı zamanda maliye bakanı olan Sarıcızade Ragıp Paşa tarafından açılmıştır.

Üzüm Kızı rakısı ünlü gazeteci ve hiciv şairi Hüseyin Rıfat tarafından imal edilirdi. İzmir’in en eski eczanelerinden Şifa (sonraki adıyla Eczacıbaşı) Eczanesini 1906 yılında açan Hüseyin Rıfat, “bu mesleğe pek uyum sağlayamadığından bir buçuk yıl sonra eczaneyi elden” çıkarmış ve yeniden gazeteciliğe dönmüştü. “Bu arada İzmir’de ve Yunan işgalinden sonra da İstanbul’da içki imâl ve satış işleriyle uğraşmıştı. “ Şair, Üzüm Kızı’nı hem yapar, hem satar, hem de, bol bol içerdi. Hüseyin Rıfat, rakısı için (rakının etiketlerinde de yer alan) sanat hayatının en meşhur şiirini yazmıştı:

O kadar saf ve elezdir ki rakım
İki zıkkımlanırım, bir satarım!...
Bunu takdir ederek her içenin
Canının üstüne canlar katarım !

Halis-üd-dem bir üzüm mahsulüdür,
Saf bir meydir, bunun bir şişesi
Derdi eksiltir; hele her gün içen
Kimsenin kalmaz gönül endişesi !

Bir görüşte namımı mirim, deme :
"Kim bu mahluk-ı acaip, aya neci ?"
Bulamayınca şairiyetten gıda
Oldum işte ben de bi meyhaneci!


Hayat dergisinde onu anlatan bir yazıda bu rakı sevdasına şöyle değinilir: “Hüseyin Rıfat Bey, ceketinin iç cebine hususi ve yassı bir şişe içinde rakısını yerleştirir, şişenin kapağına bağlı ince bir lastik boru ve emzik yolu ile kimseye sezdirmeden Üzüm Kızı’nı çekerdi. Meserret Kıraathanesi’nde, masasına eğilmiş, ciddi ciddi yazısını yazarken, bir taraftan da cebinden uzanan lastik borudan ne çektiğini anlayan olmazdı.”









Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Please Don't Spam Here. All the Comments are Reviewed by Admin.

buttons=(Accept !) days=(20)

Our website uses cookies to enhance your experience. Learn More
Accept !